19 Nisan 2013 Cuma

Erik Satie


       Erik Satie ile tanışmamız bir sabah TRT radyo 3 de oldu. İşe giderken her sabah dinlediğim kanalda duyduğum müziği daha önce nerede dinlediğimi düşündüm. Gri bir müzik,elimden tutup beni en dibe çekti. Asil ve yalındı. Her notada ve este, şimdi ne olacak diye beklediğim,heyecanlı bir kitabı okumak gibiydi.  Sonuna kadar bekledim, yolum bitmiş olmasına rağmen iş yerinin parkında. Sonunda o tok, disiplinli TRT radyo spikeri sesi 'Erik Satie'nin ..... (bu kısmını o sırada anlamadım, sonradan Gnossienne olduğunu buldum) adlı eserini dinlediniz' dedi. Kendi kendime unutmayayım diye tekrar ederek   odama geldim. ve başladım okumaya. 

     Erik Satie Fransız bir besteci ve piyanist. 1866-1925 arasında yaşamış.  Paris konservatuarından 8 sene çabalamasına rağmen başarısız olup ayrılmak zorunda kalmış . Müziğe org çalarak başlamış .O dönemde Paris'te mizahçı, ressam ve empresyonistlerin buluştuğu Le Chat Noir kabaresinin abonesi olmuş.

1888'de Trois Gymnopedies eserini bestelemiş.  Bir sene sonra Paris Büyük Sergisi'nde duyduğu Rumen pop müziği ve Endonezya vurmalı çalgılar topluluğu'nun yaptığı müzikten etkilenerek Gnossiennes üzerinde çalışmış.Vikipedi'de biyografisinin devamı şöyle;

Erik Satie'nin Picasso tarafından yapılmış portresi

Aynı yıl bir Katolik tapınağında mistik bir organizasyonun yöneticisi olan Josephin Pelodin ile tanıştı; onun takipçisi ve daha sonra da şapelin yöneticisi oldu. Trois Prélude du Fils des étoiles ve Le Sonneries de la Rose-Croix eserlerini bu mistik havanın etkisi ile yazdı. 2 yıl sonra ustası ile anlaşmazlığa düştü ve özgürlüğünü ilan ederek gruptan ayrıldı

1893-1895'te kendi kilisesini kurdu. Bu kilisenin tek üyesi kendisiydi. Bu dönemde dini ve sanatsal görüşlerini açıklayan mektuplar, kitapçıklar yazdı. 1895'te, 18 saat boyunca aralıksız 840 defa çalınacak 8 ölçülük bir motiften oluşan Vexations'i besteledi. Aynı yıl, kendisine kalan az bir miktar miras ile görüntüsünü değiştirdi, bir rahip kılığı taşımaktan vazgeçti ve "Kadifeli Centilmen" görünümüne büründü.
1898 sonlarında ekonomik nedenlerle Paris'in bir kenar mahallesine taşındı, kendisine ilham veren büyük odalı bir evde Pièces froides (Soğuk odalar)'ı besteledi. Her gün, ölünceye kadar yaşadığı bu evden çıkarak Paris'in içine kadar 10 km yürüyerek gittiği, çeşitli kafelere uğrayıp içki içtiği ve bestelerini yaptığı, gece aynı şekilde döndüğü bilinmektedir.
1905'te halen amatör bir müzisyen olarak görülmekten ve akademik müzik dünyası ile çatışmaktan bıktığı için bir okula yazıldı ve Albert Roussel ile kontrpuan çalıştı. 1908'de diplomasını aldı. Kırklarına kadar besteci olarak ciddiye alınmayan Satie, Parade (Geçit Resmi) adlı bale müziği ile üne ulaştı. O sırada Paris'i kasıp kavuran Rus Balesi'nin programına alınan bu eseri Cocteauve Picasso ile beraber yaratmıştı. Balenin sunuş metnini Apollinaire yazdı, koreografisini Massine, dekorlarını Picasso yaptı. Cocteau'nın önerisi ile eserin orkestrasyonunda daktilo, sis düdüğü ve bebek çıngırağı gibi araçlar kullanmıştı. Bu eser, büyük skandala yol açtı ve Satie'nin besteci olarak adını duyurmasını sağladı. Zürih'te Dadacılar onu hareketlerinin onursal üyesi yaptılar.
1924'te, Picabia'nın metnine dayanan Relache adlı ikinci bale eseri, René Clair tarafından Entr'acte adıyla filme alındı ve büyük olay yarattı.
Onun müzik anlayışını en iyi yansıtan eseri ise 4 soprano ve bir oda orkestrası için yazılmış Socrates adlı senfonik dramadır. Bu eser Stravinsky'i büyük ölçüde etkilemiştir.

 

Cocteu'nun Satie çizimi
     Müzik tarihininde espri anlayışı en güçlü besteci olarak anılmasının nedeni, kendisini 'formsuzluk'la suçlayan Ravel'e ithafen yazdığı 'Armut formunda parça' , 'Fareler için arya','Bir köpek için', 'Adam kaçıran havalar' gibi eserleri nedeniyle olsa gerek. Picasso, Cocteu ve Diaghilev ile yakın arkadaş ve o dönemin fransız sanat ortamında oldukça etkilenmiş.  
     Satie'nin biyografileri ve anıları, kişilik paterni, sıradışı yaşantısı incelendiğinde  bir  psikopatoloji 

kokusu alınıyor gerçekten.Örneğin tek oda evinde yaşarken iki adet piyanosu ile çalıştığı, başka yeri olmadığı için iki müzik aletini üstüste koyarak bestelerini yaptığı anlatılıyor. 12 adet gri kadife takım aldığı ve birini yırtılana kadar giyip, ancak hırpalanınca diğerine geçtiği,  öldüğünde evinde 6 adet giyilmemiş takım ve takımla uyumlu 100 şemsiye bulunduğu da bazı kaynaklarda geçen ayrıntılardan. bir dönem dinle aşırı ilgisi hatta tek üyesinin kendisi olduğu, kendi kilisesini kurması,  dini yayınlarını yapması da garip öykülerden.    

 Bu konuda M.T.Anderson'un 2003'te çıkan resimli bir biyografi kitabı olan Strange Mr.Satie'de, Satie'nin sosyal zorlukları, absürd kişisel alışkanlıklarını anlatıyor. Aynı sene İsveç'te bir konferansta 'Erik Satie. An Autistic Musical Brain' adlı bir makale sunulmuş ve  Asperger sendromu ve sanat konusu üzerine tartışılmış. Satie'nin Asperger sendromu olduğu konusunda görüşler oldukça fazla. Sonraki senelerde de bu konuda farklı bilimsel makaleler de  yayımlanmış .   Tarih boyunca farklı hayatlar yaşamış, değişik kişilik özellikleri olan birçok dahiye geçmişe yönelik araştırmalarla, çeşitli psikiyatrik tanılar konulduğunu hep görüyoruz. Bu konuda Satie de payını almış görünüyor. 
 Evet, Vexations  840 defa ardarda çalınan, 18 saat süren, sadece 8 ölçüden oluşan bir eser. parçanın özelliği harmonik olmaması, yani eksantrik bir nota ve akor diziliminde olması. bu nedenle akıcılıktan uzak. Erik Satie hayattayken yayınlamamış bu eseri. 1949'da Art News Annual'da yayınlanmış. Eserin başında 'Pour se jouer 840 fois de suite ce motif, il sera bon de se préparer au préalable, et dans le plus grand silence, par des immobilités sérieuses'' yazıyormuş .Yani 'Parçanın 840 defa başarıyla çalınması için, kişinin önce en derin sessizlikte ve ciddi hareketsizlik içinde hazırlanması önerilir.'. Neden 840? bilmiyoruz. Vexations'ın canlı performansı tekrarlayan defalar yapılmış ama açıkçası izlemek istemezdim diyebilirim.:). 

Erik Satie olanca garipliği, absürdiytesiyle ve müziğiyle tartışmasız en ilgi çekici müzik dehalarından biri. Bazı eserlerinde zorlandığımı söylemeliyim ama Gnossiennes, tek başına Satie'yi tanımak istememe yetiyor. 

3 Nisan 2013 Çarşamba

Mr.Nobody

 Mr.Nobody, uzun zamandır adını duyduğum ama izleme imkanı bulamadığım bir filmdi. Film 2009'un en iyi filmleri arasında anılıyor. Belçika'lı yönetmen Jaco Van Dormael'in Almanya ve Kanada'da çekimlerini tamamladığı filmde, kastta çoğunluk Amerikan aktörlerden oluşsa da, Mr.Nobody Hollywood tarafından reddilmiş ve ABD'de gösterime girmemiş.  Amerikan seyirciler için fazla 'akıllıca' veya 'karmaşık' bulunmuş olabilir diye tahmin ediyorum :). 




   Çünkü izlediğim, bir filmden çok baş döndürücü, gerçek dışı, zihinsel bir yolculuktu. Rastlantısallık ve kelebek etkisi gibi kavramlar üzerinden ,' her seçim aslında bir vazgeçiştir. ' prensibini alaşağı edercesine, sonsuz olasılıklı bir yaşamın mümkünlüğünü sorguluyor. En azından bu ütopya üzerine düşünmemizi sağlıyor.  Filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Jaco van Dormael filmi için: 'Herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında deneysel bir film' demiş.
   Gerçekten de filmin temelindeki cümle ' tüm olası seçimler' olabilir bence (All possible choices) .Öyle ki oturup filmin bir haritasını çıkarabilirsiniz. Değişik karelerde gördüğümüz tren raylarının ayrımları gibi ikiye , üçe ayrılan yollar,her defasında yapılan seçimlerle tekrar tekrar dallanan olası sonuçlar. Zaman zaman takip etmek zor görünse de, heyecan verici bir yolculuk halini alıyor bu takip bir süre sonra. Yine de ana bir tema altında toparlıyor senarist öyküsünü. 2092 senesinde yaşayan son ölümlü olarak gördüğümüz Nemo Nobody' nin öyküsü anlatılan. Ve olanca 'ekosesi'yle(!) başımızı döndüren de yine Nemo'nun bilinç dışı. 
Mr. Nobody, 2009 (dir. Jaco Van Dormael)By randomnessnstuff
[Note: this is a reframe; you can see the first one here]   İzlerken sıklıkla aklınıza sorular geliyor ve bu soruları 118 yaşındaki kahramanımızla röportaj yapan gazeteci sizin için soruyor .'But...I don't understand... Did Elise die or didn't she??..'. Yine de yanıtlanmayan bir yığın soru tüm film boyunca zihninizde dolaşıyor ve bitiş yazıları geçerken ekrandan, tekrar baştan seyretmek için, yarım kalmış bir bulmaca çözercesine, büyük bir istek duyuyorsunuz.  
   Diğer bir yandan kuantum fiziği, big crunch, sicim (string) teorisi gibi fizik teorileri üzerine kafa yormak isteğinizi bir kenara not ediyorsunuz. Çünkü filmde zaman zaman teoriler dersmişçesine anlatılıyor , siz de karmaşık zaman kurgusunu kendinize açıklamak için bu teorileri anlamaya çalışıyorsunuz. Jared Leto en az Requiem For a Dream' deki kadar başarılı. Nemo Nobody adlı tek bir kahramanın 12 farklı zaman diliminde, yaşam çizgisinde 12 farklı halini canlandırıyor. Neredeyse onun kadar göze çarpan aktör ise Nemo'nun 15 yaş halini canlandıran Toby Riglo. Bir ergene aşk bu kadar yakışabilirdi.
   Tüm bu olası tercihlerin oluşturduğu öyküleri izlerken yine zihninize kaydetmek istediğiniz ayrıntılar o kadar zengin ki. Nemo'nun anne babasının tanışmasını sağlayan sarı kurumuş sonbahar yaprağı, başka bir yaşam çizgisinde 15 yaşındaki Nemo'nun motorsikletiyle kaza yapmasına sebep oluyor, veya havuz temizleyicisi 20 yaşında başka bir Nemo'nun aynı yaprağı havuzdan topladığını görüyoruz. Anna ile yaşayan Nemo'nun yaptığı sicim teorisi sunumuna Elise ile evlenirken yaşadığı kaza ile yüzünün yarısı yanmış Nemo'nun devam ettiğini farkediyoruz. Buna benzer onlarca  ayrıntı akıllıca düşünülerek işlenmiş  bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu her fırsatta hatırlatıyor size.     
   Bu arada  büyüleyici bir aşk hikayesini, yine büyüleyici ahenkteki renklerin süslediği sahnelerde takip ediyoruz.. Jared Leto'nun canlı buz mavisi gözleri, annesinin turuncu çilleri, Anna'nın şeftali teni, pembe yanakları,  Elise'in depresif bej hırkası , Jean'in sarı elbisesi, geleceğin göz alıcı beyazlığı... ayrı ayrı resmedilmiş, özenle boyanmış sahneler  var sanki  her dakikada. 
   Ve müzikler...  Baştan sona dikkat çekici ve tamamlayıcı. Gabriel Faure, Pavane opus 50'si sık sık kendini hatırlatsa da,  benim en etkilendiğim an , Nemo'nun zamanın 'çürütücü'  etkisini saniye saniye fotoğrafladığı sırada usulca başlayan ve kısacık süren, içime garip bir heyecan ve hüzün bırakan Erik Satie'nin Gnossienne 'si oldu. Tüylerin diken diken olma anı benim için bu andı sanırım.

  Kısaca  Mr.Nobody ,yaklaşık 140 dakika süren görsel, zihinsel ve işitsel bir şölendi benim için..

19 Aralık 2012 Çarşamba

Loft



      Loft'un hikayesi oldukça ilginç. . Benim izlediğim Loft, 2010 Hollanda yapımı bir film. Yönetmeni Antoinette Beumer. Oyuncular Hollandalı. IMDB'de bakarken gördüm ki aynı isimle aynı film, henüz 2 yıl önce 2008'de Belçikalı yönetmen Eric Van Looy tarafından Belçikalı bir ekiple çekilmiş. Sonrası daha ilginç..   Şu anda 2013'de vizyona girmek üzere yine aynı yönetmen aynı filmi Amerikalı bir ekiple çekiyor!
Loft (2010), Antoinette Beumer, Hollanda
Garip değil mi? Neden bir filmin 2-3 senede bir tekrarı çekilir bilmiyorum. Belçika versiyonunu henüz görmedim ama Hollanda versiyonu oldukça başarılı ve Hollanda'dan çıkan en iyi filmlerden kabul ediliyor.

      Peki nedir bu tekrar tekrar çekilen hikaye?
      Film beş evli arkadaşın kaçamaklarını rahatça yaşamak için tuttukları bir çatı katında bir ceset bulmaları üzerine kurulu. Filmin doğrusal bir seyri yok , üç ayrı zaman diliminde, sık sık geriye dönüşlerle, atlamalarla gidiyor. Aslında filmi özel yapan şey de; kurgusu bana göre. Bu karmaşada bile pek kafa karışıklığı yarattığını söyleyemem. Bu tür kurguları olan filmlerin aksine oldukça kolay anlaşılıyor.
   Karakterlerin katman katman soyulduğu, ve her katmanda farkedilen yalanlar, gerçekler,  'aslında öyle değilmiş'ler filmi sürükleyici ve heyecan verici yapıyor. Birbirinin en yakın arkadaşları olan baş karakterlerin, birbirlerini aslında hiç tanımadıklarını farketmeleri, neredeyse herkesin birbirine kolayca söyleyiverdiği yalanlar ve tabii ki ardından itiraflar...
The Loft (2013), Eric Van Looy, ABD
 
Senaryonun orijinali  Bart dePauw tarafından yazılmıs, her yapımda değişik senaristler tarafından adapte edilmiş. 2008 Belçika yapımı Loft'un trailerini seyrettim. Mekanlar ve karakterlerdeki benzerlik beni şaşırttı. Aynı yönetmen Amerika için neler yapacak bakalım.

Loft (2008), Eric Van Looy, Belçika
     Hikayenin polisiye zemini, evlilikler, ilişkiler, arkadaşlık, dürüstlük, cinsellikle ilgili zihinsel gelgitlerle daha da renkleniyor. Filmin en başında farklı birşeyler yapacağını, şaşırtacağını hissediyorsunuz aslında. Çözülmeyen bir gizem, sizin de kendi senaryolarınızı yazmanıza sebep oluyor. Son derece keyifli hale gelen akıl oyunlarının nerede biteceğini merakla bekliyorsunuz.  Biraz fazla dallanıp budaklandı gibi geldiği anlar olmuyor değil ama yine de tadında bitiyor. Öyle ki  film bittiğinde,  ne kadar zamandır koltuktan hafif öne doğru  kalkarak, tetikte izlediğimi  merak ettim. Heyecanlandırdığı kesin yani..

 Bir de aldatmakla ilgili düşündürdükleri. Bence şunu soruyor;

  Aldatmak nereye kadar tatlıdır?

21 Kasım 2012 Çarşamba

Charcot, öğrencileri ve Salpetriére


   

      Tablonun adı  ' Une leçon clinique à la Salpêtrière' .  Pierre André Brouillet  1887'de yapmış. Yani  Salpêtrière kliniğinde bir ders... Tablo şu anda, Paris'te Descartes Üniversitesi'nin Tıp Tarihi müzesinin girişinde bulunuyor.
    Bu resim psikiyatri ve nöroloji içinde geçen yıllarım boyunca tekrarlayan defalar karşıma çıkmış bir resimdi .'Histerik' bir hastanın hipnozunun öğrencilere ders olarak gösterilmesi. Büyüleyici geldi hep çünkü bu yıllar psikiyatri ve nörolojinin büyük adımlar attığı yıllar. Düşünülüyor, akıl yürütülüyor, anlamaya çalışılıyor. Nöroloji ve psikiyatri karman çorman, içiçe, kol kola.     
Nihayetinde bu resimdekiler kim, burası neresi, ne yapıyorlar, gerçekten böyle miymiş  derken, baktım ki bir yolculuğa çıkmışım. Ama ne heyecan verici bir yolculuk!  Bakın neler buldum:

,

Resimde dersi anlatan Jean Martin Charcot. Tıp fakültesinde değişik derslerde karşımıza çıkan bir isim aslında. Charcot eklemi, Charcot Triadı, Charcot arteri ,Charcot- Marie - Tooth hastalığı vs. Charcot 1825-1893 arasında yaşamış Fransız bir nörolog. 'Fransız nörolojisinin babası' 'Nevrozların Napolyonu' şeklinde de anılırmış. 1822'de  Paris'te, resimde adı geçen Salpetriére Hastanesi'nde, Avrupa'nın ilk nöroloji kliniğini açmış ve 33 sene orada eğitim vermiş, klinisyenlik yapmış. Kendisi ve öğrencileri birçok tıp alanında söz sahibi olmuşlar. Takip ettiği ve büyük hayranlık beslediği hocası Duchenne de Boulogne.(Duchenne Muskuler distrofisi hastalığına adını veren başka bir büyük nörolog).

    Resimde hastayı tutan ,destekleyen asistanı Babinski! (Babinski işareti günümüzün standart nörolojik muayenesinin en önemli bulgusudur.)Karşısında asistanlardan meraklıca öne doğru eğilerek dersi takip eden Tourette! (Tourette sendromunu tanımlayan bilim adamı). Ne sınıf ama! Charcot'nun öğrencileri arasında başka tanıdık isimler de var. Freud (hepimizin bildiği gibi psikanalizin kurucusu), Pierre Marie(Charcot-Marie-Tooth hastalığında ismi geçen Marie), Alfred Binet (ilk psikometrik testlerin yaratıcısı), Pierre Janet (klinik psikolojinin kurucularından), Eugen Bleuler (şizofreniyi ilk tanımlayan psikiyatr)  ve daha başka halen adları anılan akademisyenler.
    Yani  Salpetriére aslında büyük bir okul, bir nöroloji ve psikiyatri okulu . ..
Joseph Jules François Félix Babinski (1857-1932)
Joseph Babinski (1857-1932)

Charcot'un birincil odağı nöroloji ve patoloji. Multiple Skleroz'u 'Sclerose en plaques' adıyla ilk olarak Charcot tanımlamış. O döneme kadar 'Paralysis Agitans' olarak adlandırılan sendroma, James  Parkinson'un adını vermiş. Nöroloji dışında Charcot'nun ilgi duyduğu ve çalıştığı diğer alan hipnoz ve histeri. Histerinin sinir sisteminin ailesel bir yatkınlıkla ortaya çıkan nörolojik bir hastalık olduğunu, hipnoza yatkınlığın bu hastalığın bir bileşeni olduğunu öne sürmüş. Kliniğinde yapılan telkin ve hipnoz ile ilgili çalışmalar o dönem büyük yankı uyandırmış. Destekleyenler kadar eleştirenler de olmuş.

Babinski yani Joseph Babinski, Charcot'un gözde öğrencilerinden. Charcot'un ani ölümünden sonra akademik desteğini kaybettiğini düşünmüş ve sonraki dönemler akademik yarışlardan uzak durarak çalışmalarını sürdürmüş. Histerinin patogenezi üzerine çalışmış ve histeri ile organik bozuklukların ayırıcı tanısında ilk kabul edilebilir kriterleri tanımlamış. Fakat Babinski'yi ölümsüz yapan 1896'da Société de biologie toplantısında 'Phenoméne des orteils' adlı raporunda tanımladığı Babinski işareti. İleri yaşlarda Parkinson hastalığına yakalanan Babinski'nin nöroloji alanında 200'ün üstünde yayını var.

George Gille de la Tourette (1857-1904)
Tourette'e gelirsek; yani George Gille de la Tourette.. Poitiers'de tıp fakültesini bitirdikten sonra Salpetriére hastanesi'nde Charcot ile çalışmalarına başlamış Tourette. 1884'de 'Maladie des tics'adı altında kendi adını tanımlayan sendromu tanımlamış. O da hocası Charcot gibi nöroloji yanında psikoterapi ve hipnoz üzerine de yoğunlaşmış. Fakat zavallı Tourette, 1883'te bir kadın hastası tarafından, 'kendisini isteği dışında hipnotize ettiği 'iddiasıyla kafasından silahla vurulmuş!! Yaralı olarak kurtulan Tourette, bu olaydan sonra hocası Charcot'nun da ani ölümü ile derin bir depresyona girmiş. Ardından hipomani ve depresyon atakları ile duygudurum dalgalanmaları başlamış. Yine de bazı çalışma ve derslerine devam etse de 1902'de durumu kötüleştiği için İsviçre'de bir akıl hastanesine yatırılmış ve orada ölmüş.
File:Petit-illustre-gdlt.gif
Tourette'nin hastası tarafından vurulmasını anlatan çizim(1883)



Salpetriére Hastanesi Nöroloji Kliniği'ne Charcot'un yanında bir süre çalışan bir isim de Sigmund Freud. Freud Tıp eğitimini bitirdikten sonra Viyana'da Meynert'in kliniğinde kokain üzerine çalışmış. Aldığı bir bursla 1885'de Paris'e, Charcot'un kliniğine fellow olarak gelmiş. Burada histeri, telkin ve hipnozla ilgili çalışmalardan çok etkilenmiş. Sonrasında Charcot'un konferanslarını Almancaya çevirmiş. Freud, Paris'te öğrendiklerini Viyana'da Meynert'in kliniğinde uygulamak istemiş. Meynert hipnozu bilimsel bulmadığı ve desteklemediğinden Freud'a izin vermemiş ve bu çatışma Freud'un  klinikten ayrılmasına neden olmuş. Freud çalışmalarına Breuer'le devam etmiş.

     Kısaca özetlediğim bu yaşam kesitlerinin öncesi ve sonrası da var elbette. Bu okudukça büyüyen, büyüdükçe büyüleyen bir dönem aslında. Nöroloji ve psikiyatrinin temellerinin atıldığı, değişik tedavi arayışlarının olduğu bir dönem. Bunca beynin aynı hastanede yaşamış, çalışmış olduğunu hayal etmek heyecan verici.
   Evet.. Bir zaman makinesi olsa, hangi zamana ve  nereye gitmek isterdin sorusuna verecek cevaplarımdan birisi kesinlikle bu; 19.yüzyıl ikinci yarısı, Paris, tercihen Salpetriére Hastanesi :))
Seine Nehri ile Salpetriére Hastanesi, 1870





14 Kasım 2012 Çarşamba

Tababeti Ruhiye 2


İlk sayfada 'Ruh hastalıklarında arazlar' başlıklı giriş yazısı başlıyor. Mazhar Osman sanki psikiyatriye giriş dersi veriyor ve sorguluyor.

   'Ruh hekimliği kliniğinde tıpkı başka kliniklerde olduğu gibi arazların yardımiyle hastalık tanınır, neyle neticeleneceği anlaşılır ve tedavi için nasıl yol takib edileceği takdir edilir. Başka kliniklerde olduğu gibi normal hallerden ayrılışları hastalık işareti olarak kabul ederiz. Klinikte arazlar mümkün olduğu kadar objektif olmalıdır ki kıymetli olsun. Objektif psychologie yeni bir bilgidir. Ruhi hayat bilgilerimiz henüz başlangıçta sayılır. Bir operatör eliyle tümörü yoklar, rontgenle kırığı görür, bir patolog idrarda şeker bulur, termometreyle harareti ölçer, mide salyasında neler olduğunu araştırır. İşte objektif arazlar bunlardır. Ruhi arazlar buna benzemez. Duygu, düşünce gibi ruhi hayatın parçalarına elle dokunulmaz, gözle görülmez, tartılması ölçülmesi güç bir takım belirtiler anlaşılır.

   Ruhi hadiselere nüfuz edebilmek için iki yoldan faydalanırız: Hastanın dediğinden, hastada gördüğümüzden. Çok zaman hastanın dediğinden de bir şey öğrenemeyiz. Dünyada pek az insan vardır ki iç varlığını kendi kendine görebilsin. Duygusunun inceliklerini, geçmişteki hatıralarını iyice anlatabilecek kaç insan vardır ki!...Kendisi anlasa bile herkese anlatabilir mi?

   Sağlam adamlarda ruh bilgisine Psychologie diyoruz. Bu henüz emekleyen bir bilgidir. Hastanın kendisinden ne öğrenebiliriz? Öğrendiklerimize inanabilir miyiz? Psychose'lara dair hastadan birçok şeyler sorarız. Lakin verdiği cevaplara büyük kıymet vermeyiz. Ağrının varlığını bize hasta söyler. Halbuki delinin sözü acaba doğru mudur? Patolojide bizce kıymetli olan hastanın dediklerinden ziyade bizim gördüklerimizdir. Burada her adımda hata ile hakikat karşılaşır; çünkü buradaki doğruluk da objektif değil, subjektifdir.

    Bir hastayı bağırır, ağlar,güler görürüz. Görünüşe bakarak hiddetli, neşeli veya kederli deriz. Kendimize göre hüküm veririz. Lakin düşündüklerimiz doğru mu? Sessiz ve dalgın görünen hastadaki bu hal birçok sebepten olabilir. Yorgundur, düşünemiyordur, durgundur, derin derin düşünüyor da birşey belli etmiyor; duygusu küntleşmiş, bunamış olabilir.

   Başka hasta yemek yemez, bakışı korku içinde olduğunu gösterir. Yemek yedirmeye çalışırız, tabağı iter yemez: Niçin yemiyor, hemen anlayabilir miyiz? 1.iştahı mı yok 2.Açlıkla kendini mi öldürmeye çalışıyor, 3.Yoksa zehirleyecekler diye mi korkuyor? '
MAZHAR OSMAN , Samsun,  HAZİRAN 1941
......
'   Karşımızdakinin ruhi hayatını kendi nefsimize uydurmaya çalışarak duygularını anlıyoruz. Bu sözler hoştur ama büsbütün başka sretle yaradılmış benliğimizde diğer birinin ruhi hayatını nasıl yaşatırız. Hem subjektif yaşıyor, hem objektif hüküm veriyoruz. Onun için çok aldanıyor, çok yanlış kararlar veriyoruz. Psychologie'ye dair yazılmış kitapları karıştırırsak birbirinden ne kadar farklı olduklarını görürüz, çünkü yazanlar başkasının duyduğuna, düşündüğüne göre değil, kendi duyduklarına düşündüklerine göre tefsir etmişlerdir.  Hastada yavaş yavaş hezeyanlar başlardı bütün hayatını istila ederdi, asıl çekirdek değişmezdi. Şimdi böyle şekilleri gören kalmadı. Eskiden bol bol amnesia teşhisi konurdu, şimdi ne kadar az olduğunu klinikte yaşayanlar bilir. Hele erken bunamanın o üç şekli: Hebefreni, katatoni, paranoit  şekilleri nerede? ... Tabii hastalık değişmedi. Değişen bizim görgümüz, bilgimiz. Hastanın halini ve düşüncelerini kendi duygumuza göre tefsir ede ede nefsimizi bile kandirmaktaydık. Hala da bu kusurdan büsbütün sıyrılamadık.
       Psychoanalyse de böyle... Freud'un, Yung'un, Adler'in tatbik ettiği usullerle söylenilen sözleri, duraklamaları, rüyaları inceliyoruz ve en sonunda libido dediğimiz sevgi arzusunu buluyoruz ve ona yükletiyoruz. Bizce bu bulunan şeyler hastaya ait değildir. Psychoanalyse'i yapan ne duyuyor ne düşünüyorsa hastasında onu buluyor. Psychoanalyse usülü yirmi otuz senedirbize neler öğretmedi, neler söyletmedi. Kim derdi ki eski zaman itikatları bugünkü fennin temelini teşkil edecek.  eskiden kim delirirse sevdadan derlerdi.  Bugün de söylediğimiz ondan başka birşey değil:  Freud mektebine göre bütün akıl hastalıklarının temeli tenasüli traumadır. psychoanalyse'le amnesiada paranoya da, şizofreniada bulunan şeyler hastaya ve hekime göre değişiyor. Velev ki bunlar psychoanalyse le meydana çıksın. Bizce ne değeri var? Ne hastalığın akıbetine ne de tedavisine tesir etmez. Bunu meydana çıkarmakla hasta iyileşir mi? Bir ruh hekimi çok akıllı olmalı. Karşısındakinin duygu ve düşüncesiyle yaşayabilmeli, lakin kendi gözlüğü ile değil, tarafsız inceleyen gibi araştırmalı, kendi kendine telkin yapmamalı. yalancı bir muhakeme yürütmemeli.'

Psikiyatrinin subjektivitesi ve bununla ilgili uyarısı, kendimizi sorgulaması,  psikanalize getirdiği akılcı eleştiri ve yazının devamında klinik gözlemler, etik meseleler, sınıflama sistemleri ile ilgili sorgulamaları harika!

Bazı şeyler hiç değişmemiş sanki :)

 

Tababeti Ruhiye 1

    Mazhar Osman Uzman, Psişiyatri Kliniği Ordinarius profesörü ve direktörü, İstanbul Üniversitesi yayınlarından, 1947. Kitabın açılış sayfası böyle. Eski kağıt ve toz kokusu, sararmış sayfalar. Heyecan verici ayrıntılar. Osmanlıca ve Fransızca karışımı terimler. DSM'den fersah fersah uzaktayız. Klinik gözlemler ayrıntılı, çünkü en değerli araç muayene bulguları. BT yok, MR hayal bile edilemiyor sanırım. Ama uğraşılan şey ; beyin. Bence bunun belki de bizden daha da farkındalar. Her semptom incelenip yorumlanmaya çalışılıyor. Psikofarmakoloji emekleme aşamasında, semptomlar renkli. Her satırı heyecan verici.

' Idée de persécution. Hastaların takib olundukları, iftira edildikleri hülasa menfaatlerine, sıhhatlerine, varlıklarına, namuslarına taarruz edildiği itikadıdır.
...Mesela gözlerine bakılarak manyatizma edilmemeleri için yorganı yüzlerine çekerler yahut söylenilen sözü işitmemek için parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Persecution başlangıçta pek belli değildir. Etrafındaki şeyler ve adamlar acayipleşmiştir. Evinin duvarları kendini yemek istiyormuş gibi ağzını açmış, kendilerini yakalamak için etrafındakilerin işaretleştiklerini söylerler. Gazetelerde yazılan makale kendi içindir. Karagöz gazetesinde Haceyvatla Karagözün konuşmalarında satırbaşlarındaki harfler yan yana gelince aleyhinde dehşetli bir itham olduğunu iddia eder. Daha sonra muazzam teşkilat işe başlar. Franmasonlar, ittihatçılar, komunistler, yahudiler hep arkasına düşmüş, seslerle, hayallerle, makinalarla filki huzurunu bozmaya çalışıyor ve ne düşündüğünü anlamaya çalışıyor.'

Hemen her bölümde ayrıntılı vaka sunumları var, örnekler, kendi deneyimleri, kendi ifadeleriyle.


Etyemez. Eşeklere, domuzlara kardaşım der. Kendinin Sultan Reşad
olduğunu iddia eder.Memleket için kanun yazar. Her zaman
selamlığa gitmek için üniformasını ister.
...Paranoit şeklinde şizofreniyaya yakalanmış evli bir öğretmen İstanbul'a gelen Gazi'nin saraya giderken yolda dizili halk arasında kendisine baktığını ve ortalığı düzeltmek için karı koca beraber çalışma arzusunu belirtttiğini iddia ediyor, kocasına da hergün bu aşkından bahsediyordu.'


'...Şimendiferden, otomobilden, tramvayda müthiş surette korkanlar da vardır. Bir psikastenik hastamiz Şişli caddesinin Nişantaşı semtindeki hanesinden Bulgar çarşısında olan hemşiresine senelerce gidememiştir.Yine bir hastam tramvay demiri üzerine basarsa ayakkabısının altındaki çivilerin hattın elektriğiyle mıknatıslanarak demirlere yapışıp kalacağını zanneder, iki hat arasına yolu tesadüf etse ürkerek birdenbire harice çıkarmış.'

Anadoludan bir delinin hastaneye getiriliş tarzı
' ...Hasta her ziyaretinizde bavullarını göstererek Paris'ten geldiğini, burası sarayı ve kendisi İmparatoriçe olduğunu, Paris'te onbeşinci Louis ve Madame Pompadour'la konuştuğunu söyler. etrafındakiler doktor da beraber sarayın bendeleridir. Her birini Conte Buffon, Prince Post gibi isimlerle çağırır. Bu hezeyanların kolay geçtiği de vardır. Geçmeyeni müzmin bir hezeyan halini alır. Bu gibi hastalar terbiyeli, nazik, düzgün görünen kişilerdir. İmagination hezeyanı bu söylediğimiz misalde megalomani ve 'yanlış hatırlama' ile beraberdir; erken bunamaya benzer. Buna Kraepelin Paraphrenia fantastika ismini veriyor.'

'... Bir hasta ergeç hastalığına inanırsa iyilik alameti sayarız. Lakin teessürün şiddeti hastalıktan arta kalan izlere karşı dürüst düşünmeyi az çok men eder. Mesela duyduğu takatsızlığı kalbinin veya ciğerlerinin hastalığına atfetmek ister. Biz böylelerini daha iyi olmamış sayarız. Maniaklarların çoğu iyileştiği vakit hastalığında yaptığı densizlikleri kavgaları hala hastalığına atfetmez de başka sebepler arar.'



 

13 Kasım 2012 Salı

Beethoven Beethoven

Copying Beethoven (2006)
Copying Beethoven (2006)
     
      Beethoven'la olan aşkımız dolu dizgin devam ederken, onunla ilgili filmleri bulup bir listesini yaptım. Çoğu Alman veya Avusturya yapımı. Torrentini bulamadım. Daha önce Immortal Beloved' da daha çok Beethoven'ın aşkları üzerinden kurgulanmış bir atmosferde kısa bir biyografisini izlemiştim. Gary Oldman'in her zamanki kötü adam imajı dışında gördüğüm nadir karakterlerindendi. Beni Beethoven'la tanıştıran filmdi.
     Beethoven Mozart'tan sonra doğmuş, babası alkolik, hırslı, psikopat bir adam. Çocuğunun ikinci bir Mozart olması ve onu diyar diyar gezdirip sergileyerek para kazanmak istemesiyle birlikte Beethoven'a çocukluğunu zehir etmiş. Sürekli baskı ve aşağılama içinde büyümüş. Bu arada Mozart'la karşılaşmışlıkları, ondan ders almışlığı da var. Mozart onu duyunca 'Bu çocuğa dikkat edin, dünyayı sarsacak' gibi şeyler söylemiş. Ama Beethoven ilk senfonisini ancak 30 yaşında yazmış, yaşamı boyunca da 9 senfonisi var sanırım. Mozart'ın 49 tane . Neyse bence Mozart'ı apayrı bir yere koyalım, sinemada Meryl Streep'i koyduğumuz gibi :).
     Böylece Beethoven'la tanışıp kısa kısa 9.senfoni dinlerken ki, 9.senfoniyi Ode to joy kısmı ile sınırlı sananlar arasındaydım birkaç hafta, izlediğim Knowing (2009) filminin final sahnesinde dünyanın sonu geldiği anda Nicolas Cave ,yavaş çekim, arabasında sakin sakin giderken( her zamanki koyun bakışlarıyla tabii ) arkadan gelen inanılmaz müziği duymamla bambaşka bir boyutta buldum kendimi. Bu kadar güzel bir müzik olamaz dedim o an . Nitekim İMDB'deki filmin triviasında ilk paragrafta 'final sahnesinde çalan müzik Beethoven'ın 7.senfonisidir' diyordu. İşte yeni yaşam fon müziğim dedim. Değişik yorumları var, değişik ritmlerde. bence en harikası bu!

    
Knowing
Copying Beethoven (2006)
     Buradan sonra şu başta söylediğim listeyi yaptım. Neyse diğer filmleri bulamadım ama Copying Beethoven'ı tabii ki buldum.Filmi izlerken bir ara kapattım çünkü Beethoven'dan midem bulandı. Tamam aksi, sinirli, gelgitler yaşayan biri ama bu kadar da olmaz ki canım, olmasın zaten, olduysa da ben bilmeyeyim, görmeyeyim tuvaletini yaptığını, banyo diye üstüne yarım yamalak su döktüğünü, onu da alttaki komşularının yemek masasına döküldüğünü falan.  Neyse sonra derin nefes alıp devam ettim ve 9.senfoninin prömiyeri filmin en büyüleyici kısmıydı kesinlikle..


   9.senfonide Beethoven'ın o güne kadar yapılmamış birşey yaptığını, senfonide solistlere yer verdiğini, Freidrich Schiller'in 1785'de yazdığı Ode an Die Freude şiirini revize edip kullandığını, insan sesinin kullanıldığı ilk senfoni olduğunu öğrendim. Gerçekten de filmdeki gibi ağır işitme kaybı olsa da orkestrayı kendisi yönetmek istemiş, hayır diyemediği için kimsecikler ona, bir rivayete göre tüm orkestra aslında baş kemancının işaretlerine göre çalmış. Filmdeki Anna kurgusal bir karakter, gerçekte iki erkek müzisyen yazıcıymış. 
    Bu arada benim Copying Beethoven'la ilgili şaşırtıcı bulduğum şey, film boyunca Ed Harris'i tanımamış olmam! Göz rengini değiştirmiş ve bir hayli kilo almış Beethoven olmak için. Bu galiba iyi birşey, yani karakteri izlerken aktörü unutmak, hatta tanımamak :))
   
     Gelgitler, çıkışlar ve inişler, dalgalar, heyecan, coşku, hep bir sonraki dakikada ne olacağını kestirememe, onun için hiç sıkılmama, çok tanıdık, heyecan verici, haaaariikuulaade!!..  işte böyle hissediyorum dinlerken. 
Şu sıralar 5.deyim, diğer senfonilerle de teker teker tanişacağiz bakalım..