İlk sayfada 'Ruh hastalıklarında arazlar' başlıklı giriş yazısı başlıyor. Mazhar Osman sanki psikiyatriye giriş dersi veriyor ve sorguluyor.

'Ruh hekimliği kliniğinde tıpkı başka kliniklerde olduğu gibi arazların yardımiyle hastalık tanınır, neyle neticeleneceği anlaşılır ve tedavi için nasıl yol takib edileceği takdir edilir. Başka kliniklerde olduğu gibi normal hallerden ayrılışları hastalık işareti olarak kabul ederiz. Klinikte arazlar mümkün olduğu kadar objektif olmalıdır ki kıymetli olsun. Objektif psychologie yeni bir bilgidir. Ruhi hayat bilgilerimiz henüz başlangıçta sayılır. Bir operatör eliyle tümörü yoklar, rontgenle kırığı görür, bir patolog idrarda şeker bulur, termometreyle harareti ölçer, mide salyasında neler olduğunu araştırır. İşte objektif arazlar bunlardır. Ruhi arazlar buna benzemez. Duygu, düşünce gibi ruhi hayatın parçalarına elle dokunulmaz, gözle görülmez, tartılması ölçülmesi güç bir takım belirtiler anlaşılır.
Ruhi hadiselere nüfuz edebilmek için iki yoldan faydalanırız: Hastanın dediğinden, hastada gördüğümüzden. Çok zaman hastanın dediğinden de bir şey öğrenemeyiz. Dünyada pek az insan vardır ki iç varlığını kendi kendine görebilsin. Duygusunun inceliklerini, geçmişteki hatıralarını iyice anlatabilecek kaç insan vardır ki!...Kendisi anlasa bile herkese anlatabilir mi?
Sağlam adamlarda ruh bilgisine Psychologie diyoruz. Bu henüz emekleyen bir bilgidir. Hastanın kendisinden ne öğrenebiliriz? Öğrendiklerimize inanabilir miyiz? Psychose'lara dair hastadan birçok şeyler sorarız. Lakin verdiği cevaplara büyük kıymet vermeyiz. Ağrının varlığını bize hasta söyler. Halbuki delinin sözü acaba doğru mudur? Patolojide bizce kıymetli olan hastanın dediklerinden ziyade bizim gördüklerimizdir. Burada her adımda hata ile hakikat karşılaşır; çünkü buradaki doğruluk da objektif değil, subjektifdir.
Bir hastayı bağırır, ağlar,güler görürüz. Görünüşe bakarak hiddetli, neşeli veya kederli deriz. Kendimize göre hüküm veririz. Lakin düşündüklerimiz doğru mu? Sessiz ve dalgın görünen hastadaki bu hal birçok sebepten olabilir. Yorgundur, düşünemiyordur, durgundur, derin derin düşünüyor da birşey belli etmiyor; duygusu küntleşmiş, bunamış olabilir.
Başka hasta yemek yemez, bakışı korku içinde olduğunu gösterir. Yemek yedirmeye çalışırız, tabağı iter yemez: Niçin yemiyor, hemen anlayabilir miyiz? 1.iştahı mı yok 2.Açlıkla kendini mi öldürmeye çalışıyor, 3.Yoksa zehirleyecekler diye mi korkuyor? '
 |
| MAZHAR OSMAN , Samsun, HAZİRAN 1941 |
......
' Karşımızdakinin ruhi hayatını kendi nefsimize uydurmaya çalışarak duygularını anlıyoruz. Bu sözler hoştur ama büsbütün başka sretle yaradılmış benliğimizde diğer birinin ruhi hayatını nasıl yaşatırız. Hem subjektif yaşıyor, hem objektif hüküm veriyoruz. Onun için çok aldanıyor, çok yanlış kararlar veriyoruz. Psychologie'ye dair yazılmış kitapları karıştırırsak birbirinden ne kadar farklı olduklarını görürüz, çünkü yazanlar başkasının duyduğuna, düşündüğüne göre değil, kendi duyduklarına düşündüklerine göre tefsir etmişlerdir. Hastada yavaş yavaş hezeyanlar başlardı bütün hayatını istila ederdi, asıl çekirdek değişmezdi. Şimdi böyle şekilleri gören kalmadı. Eskiden bol bol amnesia teşhisi konurdu, şimdi ne kadar az olduğunu klinikte yaşayanlar bilir. Hele erken bunamanın o üç şekli: Hebefreni, katatoni, paranoit şekilleri nerede? ... Tabii hastalık değişmedi. Değişen bizim görgümüz, bilgimiz. Hastanın halini ve düşüncelerini kendi duygumuza göre tefsir ede ede nefsimizi bile kandirmaktaydık. Hala da bu kusurdan büsbütün sıyrılamadık.
Psychoanalyse de böyle... Freud'un, Yung'un, Adler'in tatbik ettiği usullerle söylenilen sözleri, duraklamaları, rüyaları inceliyoruz ve en sonunda libido dediğimiz sevgi arzusunu buluyoruz ve ona yükletiyoruz. Bizce bu bulunan şeyler hastaya ait değildir. Psychoanalyse'i yapan ne duyuyor ne düşünüyorsa hastasında onu buluyor. Psychoanalyse usülü yirmi otuz senedirbize neler öğretmedi, neler söyletmedi. Kim derdi ki eski zaman itikatları bugünkü fennin temelini teşkil edecek. eskiden kim delirirse sevdadan derlerdi. Bugün de söylediğimiz ondan başka birşey değil: Freud mektebine göre bütün akıl hastalıklarının temeli tenasüli traumadır. psychoanalyse'le amnesiada paranoya da, şizofreniada bulunan şeyler hastaya ve hekime göre değişiyor. Velev ki bunlar psychoanalyse le meydana çıksın. Bizce ne değeri var? Ne hastalığın akıbetine ne de tedavisine tesir etmez. Bunu meydana çıkarmakla hasta iyileşir mi?
Bir ruh hekimi çok akıllı olmalı. Karşısındakinin duygu ve düşüncesiyle yaşayabilmeli, lakin kendi gözlüğü ile değil, tarafsız inceleyen gibi araştırmalı, kendi kendine telkin yapmamalı. yalancı bir muhakeme yürütmemeli.'
Psikiyatrinin subjektivitesi ve bununla ilgili uyarısı, kendimizi sorgulaması, psikanalize getirdiği akılcı eleştiri ve yazının devamında klinik gözlemler, etik meseleler, sınıflama sistemleri ile ilgili sorgulamaları harika!
Bazı şeyler hiç değişmemiş sanki :)