19 Nisan 2013 Cuma

Erik Satie


       Erik Satie ile tanışmamız bir sabah TRT radyo 3 de oldu. İşe giderken her sabah dinlediğim kanalda duyduğum müziği daha önce nerede dinlediğimi düşündüm. Gri bir müzik,elimden tutup beni en dibe çekti. Asil ve yalındı. Her notada ve este, şimdi ne olacak diye beklediğim,heyecanlı bir kitabı okumak gibiydi.  Sonuna kadar bekledim, yolum bitmiş olmasına rağmen iş yerinin parkında. Sonunda o tok, disiplinli TRT radyo spikeri sesi 'Erik Satie'nin ..... (bu kısmını o sırada anlamadım, sonradan Gnossienne olduğunu buldum) adlı eserini dinlediniz' dedi. Kendi kendime unutmayayım diye tekrar ederek   odama geldim. ve başladım okumaya. 

     Erik Satie Fransız bir besteci ve piyanist. 1866-1925 arasında yaşamış.  Paris konservatuarından 8 sene çabalamasına rağmen başarısız olup ayrılmak zorunda kalmış . Müziğe org çalarak başlamış .O dönemde Paris'te mizahçı, ressam ve empresyonistlerin buluştuğu Le Chat Noir kabaresinin abonesi olmuş.

1888'de Trois Gymnopedies eserini bestelemiş.  Bir sene sonra Paris Büyük Sergisi'nde duyduğu Rumen pop müziği ve Endonezya vurmalı çalgılar topluluğu'nun yaptığı müzikten etkilenerek Gnossiennes üzerinde çalışmış.Vikipedi'de biyografisinin devamı şöyle;

Erik Satie'nin Picasso tarafından yapılmış portresi

Aynı yıl bir Katolik tapınağında mistik bir organizasyonun yöneticisi olan Josephin Pelodin ile tanıştı; onun takipçisi ve daha sonra da şapelin yöneticisi oldu. Trois Prélude du Fils des étoiles ve Le Sonneries de la Rose-Croix eserlerini bu mistik havanın etkisi ile yazdı. 2 yıl sonra ustası ile anlaşmazlığa düştü ve özgürlüğünü ilan ederek gruptan ayrıldı

1893-1895'te kendi kilisesini kurdu. Bu kilisenin tek üyesi kendisiydi. Bu dönemde dini ve sanatsal görüşlerini açıklayan mektuplar, kitapçıklar yazdı. 1895'te, 18 saat boyunca aralıksız 840 defa çalınacak 8 ölçülük bir motiften oluşan Vexations'i besteledi. Aynı yıl, kendisine kalan az bir miktar miras ile görüntüsünü değiştirdi, bir rahip kılığı taşımaktan vazgeçti ve "Kadifeli Centilmen" görünümüne büründü.
1898 sonlarında ekonomik nedenlerle Paris'in bir kenar mahallesine taşındı, kendisine ilham veren büyük odalı bir evde Pièces froides (Soğuk odalar)'ı besteledi. Her gün, ölünceye kadar yaşadığı bu evden çıkarak Paris'in içine kadar 10 km yürüyerek gittiği, çeşitli kafelere uğrayıp içki içtiği ve bestelerini yaptığı, gece aynı şekilde döndüğü bilinmektedir.
1905'te halen amatör bir müzisyen olarak görülmekten ve akademik müzik dünyası ile çatışmaktan bıktığı için bir okula yazıldı ve Albert Roussel ile kontrpuan çalıştı. 1908'de diplomasını aldı. Kırklarına kadar besteci olarak ciddiye alınmayan Satie, Parade (Geçit Resmi) adlı bale müziği ile üne ulaştı. O sırada Paris'i kasıp kavuran Rus Balesi'nin programına alınan bu eseri Cocteauve Picasso ile beraber yaratmıştı. Balenin sunuş metnini Apollinaire yazdı, koreografisini Massine, dekorlarını Picasso yaptı. Cocteau'nın önerisi ile eserin orkestrasyonunda daktilo, sis düdüğü ve bebek çıngırağı gibi araçlar kullanmıştı. Bu eser, büyük skandala yol açtı ve Satie'nin besteci olarak adını duyurmasını sağladı. Zürih'te Dadacılar onu hareketlerinin onursal üyesi yaptılar.
1924'te, Picabia'nın metnine dayanan Relache adlı ikinci bale eseri, René Clair tarafından Entr'acte adıyla filme alındı ve büyük olay yarattı.
Onun müzik anlayışını en iyi yansıtan eseri ise 4 soprano ve bir oda orkestrası için yazılmış Socrates adlı senfonik dramadır. Bu eser Stravinsky'i büyük ölçüde etkilemiştir.

 

Cocteu'nun Satie çizimi
     Müzik tarihininde espri anlayışı en güçlü besteci olarak anılmasının nedeni, kendisini 'formsuzluk'la suçlayan Ravel'e ithafen yazdığı 'Armut formunda parça' , 'Fareler için arya','Bir köpek için', 'Adam kaçıran havalar' gibi eserleri nedeniyle olsa gerek. Picasso, Cocteu ve Diaghilev ile yakın arkadaş ve o dönemin fransız sanat ortamında oldukça etkilenmiş.  
     Satie'nin biyografileri ve anıları, kişilik paterni, sıradışı yaşantısı incelendiğinde  bir  psikopatoloji 

kokusu alınıyor gerçekten.Örneğin tek oda evinde yaşarken iki adet piyanosu ile çalıştığı, başka yeri olmadığı için iki müzik aletini üstüste koyarak bestelerini yaptığı anlatılıyor. 12 adet gri kadife takım aldığı ve birini yırtılana kadar giyip, ancak hırpalanınca diğerine geçtiği,  öldüğünde evinde 6 adet giyilmemiş takım ve takımla uyumlu 100 şemsiye bulunduğu da bazı kaynaklarda geçen ayrıntılardan. bir dönem dinle aşırı ilgisi hatta tek üyesinin kendisi olduğu, kendi kilisesini kurması,  dini yayınlarını yapması da garip öykülerden.    

 Bu konuda M.T.Anderson'un 2003'te çıkan resimli bir biyografi kitabı olan Strange Mr.Satie'de, Satie'nin sosyal zorlukları, absürd kişisel alışkanlıklarını anlatıyor. Aynı sene İsveç'te bir konferansta 'Erik Satie. An Autistic Musical Brain' adlı bir makale sunulmuş ve  Asperger sendromu ve sanat konusu üzerine tartışılmış. Satie'nin Asperger sendromu olduğu konusunda görüşler oldukça fazla. Sonraki senelerde de bu konuda farklı bilimsel makaleler de  yayımlanmış .   Tarih boyunca farklı hayatlar yaşamış, değişik kişilik özellikleri olan birçok dahiye geçmişe yönelik araştırmalarla, çeşitli psikiyatrik tanılar konulduğunu hep görüyoruz. Bu konuda Satie de payını almış görünüyor. 
 Evet, Vexations  840 defa ardarda çalınan, 18 saat süren, sadece 8 ölçüden oluşan bir eser. parçanın özelliği harmonik olmaması, yani eksantrik bir nota ve akor diziliminde olması. bu nedenle akıcılıktan uzak. Erik Satie hayattayken yayınlamamış bu eseri. 1949'da Art News Annual'da yayınlanmış. Eserin başında 'Pour se jouer 840 fois de suite ce motif, il sera bon de se préparer au préalable, et dans le plus grand silence, par des immobilités sérieuses'' yazıyormuş .Yani 'Parçanın 840 defa başarıyla çalınması için, kişinin önce en derin sessizlikte ve ciddi hareketsizlik içinde hazırlanması önerilir.'. Neden 840? bilmiyoruz. Vexations'ın canlı performansı tekrarlayan defalar yapılmış ama açıkçası izlemek istemezdim diyebilirim.:). 

Erik Satie olanca garipliği, absürdiytesiyle ve müziğiyle tartışmasız en ilgi çekici müzik dehalarından biri. Bazı eserlerinde zorlandığımı söylemeliyim ama Gnossiennes, tek başına Satie'yi tanımak istememe yetiyor. 

3 Nisan 2013 Çarşamba

Mr.Nobody

 Mr.Nobody, uzun zamandır adını duyduğum ama izleme imkanı bulamadığım bir filmdi. Film 2009'un en iyi filmleri arasında anılıyor. Belçika'lı yönetmen Jaco Van Dormael'in Almanya ve Kanada'da çekimlerini tamamladığı filmde, kastta çoğunluk Amerikan aktörlerden oluşsa da, Mr.Nobody Hollywood tarafından reddilmiş ve ABD'de gösterime girmemiş.  Amerikan seyirciler için fazla 'akıllıca' veya 'karmaşık' bulunmuş olabilir diye tahmin ediyorum :). 




   Çünkü izlediğim, bir filmden çok baş döndürücü, gerçek dışı, zihinsel bir yolculuktu. Rastlantısallık ve kelebek etkisi gibi kavramlar üzerinden ,' her seçim aslında bir vazgeçiştir. ' prensibini alaşağı edercesine, sonsuz olasılıklı bir yaşamın mümkünlüğünü sorguluyor. En azından bu ütopya üzerine düşünmemizi sağlıyor.  Filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Jaco van Dormael filmi için: 'Herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında deneysel bir film' demiş.
   Gerçekten de filmin temelindeki cümle ' tüm olası seçimler' olabilir bence (All possible choices) .Öyle ki oturup filmin bir haritasını çıkarabilirsiniz. Değişik karelerde gördüğümüz tren raylarının ayrımları gibi ikiye , üçe ayrılan yollar,her defasında yapılan seçimlerle tekrar tekrar dallanan olası sonuçlar. Zaman zaman takip etmek zor görünse de, heyecan verici bir yolculuk halini alıyor bu takip bir süre sonra. Yine de ana bir tema altında toparlıyor senarist öyküsünü. 2092 senesinde yaşayan son ölümlü olarak gördüğümüz Nemo Nobody' nin öyküsü anlatılan. Ve olanca 'ekosesi'yle(!) başımızı döndüren de yine Nemo'nun bilinç dışı. 
Mr. Nobody, 2009 (dir. Jaco Van Dormael)By randomnessnstuff
[Note: this is a reframe; you can see the first one here]   İzlerken sıklıkla aklınıza sorular geliyor ve bu soruları 118 yaşındaki kahramanımızla röportaj yapan gazeteci sizin için soruyor .'But...I don't understand... Did Elise die or didn't she??..'. Yine de yanıtlanmayan bir yığın soru tüm film boyunca zihninizde dolaşıyor ve bitiş yazıları geçerken ekrandan, tekrar baştan seyretmek için, yarım kalmış bir bulmaca çözercesine, büyük bir istek duyuyorsunuz.  
   Diğer bir yandan kuantum fiziği, big crunch, sicim (string) teorisi gibi fizik teorileri üzerine kafa yormak isteğinizi bir kenara not ediyorsunuz. Çünkü filmde zaman zaman teoriler dersmişçesine anlatılıyor , siz de karmaşık zaman kurgusunu kendinize açıklamak için bu teorileri anlamaya çalışıyorsunuz. Jared Leto en az Requiem For a Dream' deki kadar başarılı. Nemo Nobody adlı tek bir kahramanın 12 farklı zaman diliminde, yaşam çizgisinde 12 farklı halini canlandırıyor. Neredeyse onun kadar göze çarpan aktör ise Nemo'nun 15 yaş halini canlandıran Toby Riglo. Bir ergene aşk bu kadar yakışabilirdi.
   Tüm bu olası tercihlerin oluşturduğu öyküleri izlerken yine zihninize kaydetmek istediğiniz ayrıntılar o kadar zengin ki. Nemo'nun anne babasının tanışmasını sağlayan sarı kurumuş sonbahar yaprağı, başka bir yaşam çizgisinde 15 yaşındaki Nemo'nun motorsikletiyle kaza yapmasına sebep oluyor, veya havuz temizleyicisi 20 yaşında başka bir Nemo'nun aynı yaprağı havuzdan topladığını görüyoruz. Anna ile yaşayan Nemo'nun yaptığı sicim teorisi sunumuna Elise ile evlenirken yaşadığı kaza ile yüzünün yarısı yanmış Nemo'nun devam ettiğini farkediyoruz. Buna benzer onlarca  ayrıntı akıllıca düşünülerek işlenmiş  bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu her fırsatta hatırlatıyor size.     
   Bu arada  büyüleyici bir aşk hikayesini, yine büyüleyici ahenkteki renklerin süslediği sahnelerde takip ediyoruz.. Jared Leto'nun canlı buz mavisi gözleri, annesinin turuncu çilleri, Anna'nın şeftali teni, pembe yanakları,  Elise'in depresif bej hırkası , Jean'in sarı elbisesi, geleceğin göz alıcı beyazlığı... ayrı ayrı resmedilmiş, özenle boyanmış sahneler  var sanki  her dakikada. 
   Ve müzikler...  Baştan sona dikkat çekici ve tamamlayıcı. Gabriel Faure, Pavane opus 50'si sık sık kendini hatırlatsa da,  benim en etkilendiğim an , Nemo'nun zamanın 'çürütücü'  etkisini saniye saniye fotoğrafladığı sırada usulca başlayan ve kısacık süren, içime garip bir heyecan ve hüzün bırakan Erik Satie'nin Gnossienne 'si oldu. Tüylerin diken diken olma anı benim için bu andı sanırım.

  Kısaca  Mr.Nobody ,yaklaşık 140 dakika süren görsel, zihinsel ve işitsel bir şölendi benim için..